<
evrenin sırları - Blogcu





2008'de bilimde neler oluyor?

2008'de, dünyanın dört bir yanında küresel ısınmanın olası sonuçlarını hafifletmeye yönelik önlemler, genom elementlerinin rolünü belirleme çalışmaları ve gezegenlerarası keşifler gibi, başlangıcı önceki yıllara dayanan bilimsel faaliyetlere devam edilecek. Ancak Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın mayıs ayında çalışmaya başlayacak olması yıla damgasını vuracak. Teorik olarak varlığı öngörülen, ama henüz keşfedilememiş Higgs bozonu adı verilen parçacıkların ilk kez üretilmesini sağlayacak olan bu uluslararası proje, gözlemlenen maddeyi oluşturan, temel parçacıklar ile ilk kez tanışma fırsatı verecek.

 
1) İKLİME UYUM SAĞLAMA ÇABALARI

Küresel ısınmayı durdurmanın mümkün olmadığı artık biliniyor. Şimdi iklim değişikliklerinin yol açacağı olumsuzlukların etkisini en aza indirmenin yollarını arama zamanı.

Bilim adamları ve siyasetçiler küresel ısınmadan etkilenmemek için ne gibi değişikliklerin yapılması gerektiğini tartışadursun, okyanusların karalara saldırısını durdurmak için devasa duvarlar, susuzluğa karşı binlerce tonluk su depoları, ısıya ve susuzluğa dayanıklı ekinler, sıcak dalgalarına karşı soğuk odalar gibi çözümler için gerekli adımlar atılıyor. Küresel ısınma ile baş edebilmek için gerekli olan bütün bu yaygın, pahalı değişikliklere artık "uyum" adı veriliyor. Uzmanlara göre uyum çabaları, küresel ısınmanın kendini ilk hissettirdiği 1988 yılında başlamış olsaydı, bugün bu yönde çok yol almış ve çok kıymetli zamanı boşuna harcamamış olabilirdik.

Bu arada bazı ulusların bu kadar pahalı önlemleri almaları ekonomik açıdan olası olmadığı için Bangladeş örneğinde olduğu gibi milyonlarca insan sular altında kalabilir. Böyle bir durumda iç kısımlarda yaşayan insanların "uyum" çabaları, ancak kıyılardan göç eden insanlar için barınaklar inşa etmekten öteye geçmeyebilir.

Halihazırda New York, ve Seattle gibi kentlerin, Kaliforniya, Alaska ve Oregon gibi eyaletlerin uyum planları hazır. Alaska, su baskınlarından zarar görecek yerleşim alanlarını daha güvenli kısımlara nakletmeyi düşünürken, Kaliforniya'da orman yangınlarıyla mücadelede daha etkili yöntemlerin geliştirilmesi için çalışmalar yapılıyor. Ayrıca sıcak dalgalarına karşı uyarı sistemlerinin kurulması ve yaşlı ve çocukların daha serin bölgelere taşınması için çözümler üretiliyor.

Uzmanlar uyum ürecinde, küresel ısınmayı önleme sürecindekinden daha kararlı ve hızlı davranılması gerektiğine özellikle vurgu yapıyorlar.

 
2) İNSAN GENETİĞİNDE DEV ADIMLAR

Cambridgeshire'daki Sanger Enstitüsü'nden genom bilimcisi Tim Hubbard ve ekibi, şu anda genomun çalışan tüm parçalarının ve bunların üstlendiği rollerin dökümünü çıkartmakla meşgul. ENCODE adı verilen projenin nihai amacı, Alzheimer ve kanser gibi yaygın hastalıkların genetik kaynaklarına ilişkin ipuçları elde etmek. Hubbard, "Genomun pek çok özelliğini daha ortaya çıkartarak, insan biyolojisini daha iyi anlamayı, hastalıklarda ve sağlıkta genom elementlerinin rolünü belirlemeyi umuyoruz. Örneğin DNA'nın bir zamanlar 'çöp' olarak nitelendirilen uzantılarının şimdi çok önemli bir rol üstlenmiş olduklarını anlıyoruz" diyor.

Bilim insanları, genom çalışmalarında en büyük desteği teknolojik gelişmelerden sağlıyor. İnsandan insana fark gösteren genom sapmaları için çok büyük çaplı örnekleme gerekir. Sanger Enstitüsü'nde bulunan DNA dizilimlerini çözen 30 makine, örneğin 6 milyon dolara mal olmuş. Hubbard, "Şu alda elimizin altında bulunan makinelerle daha önce yaptığımız işi 100 misli hızda yapabiliyoruz" diyor.

 
3) BÜYÜK HADRON ÇARPIŞTIRICISI MAYISTA ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR
[Büyük Hadron Çarpıştırıcısı]

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın (Large Hadron Collider-LHC) mayıs ayında protonları parçalamaya başlaması planlanıyor. Bilim adamları, devasa cihazın çalışmasıyla birlikte Higgs boson'ları adı verilen parçacıkların üretileceğinden eminler. "Tanrı'nın parçacığı" olarak bilinen Higgs bozonları kuramsal olarak evrendeki her şeye kütle kazandırıyor. Bunun dışında, bilim adamları cihazın üretebileceklerini yalnızca tahmin edebiliyorlar. İtalya'daki Padua Üniversitesi'nden Tommaso Dorigo, Higgs'in dışında hiçbir şey bulamayacağımızı iddia ediyor. Hadron Çarpıştırıcısı projesinde çalışanlar ise cihazın çalışmasıyla birlikte şu maddelerin bulunacağından umutlular:

a) Higgs Bozonları: (Bulunma şansı 10'da 9): Bunların varlığı kütlenin kökenine açıklama getirecek. Higgs bozonlarının yarattığı alanda diğer tüm parçacıklar yol alıyor. Bu hareketlere karşı Higgs alan direnci parçacıklara kütle kazandırıyor.

b) Kara madde (Bulunma şansı 5'te 3): Bilim insanları orada olduğunu biliyor, ancak ne olduğunu bilmiyor. Bunu bulmak LHC'nin işi. Bu cisim evrendeki maddenin %80'ini oluşturuyor. Ancak ışık yaymadığı için tümüyle görülemez halde.

c) Süpersimetri (Bulunma şansı 7'de 3): Bazı fizikçiler evrendeki tüm parçacıkların birbirine uyumlu çiftler olarak varolduğunu düşünüyor. Bunların yarısı tanıdıktır- elektronlar, kuarklar ve nötrinolar- fakat bunların kuramsal eşleri henüz keşfedilmiş değil.

d) İlave boyutlar (Bulunma şansı 25'te 1): Bilinen üç uzamsal boyutun dışındaki boyutlar evrenimizdeki kütleçekim kuvvetini "seyreltiyor" olabilir.

e) Mini kara delikler: (Bulunma şansı 1.000'de 1): LHC zararsız kara delikler üretebilir. Bu deliklerin her biri bir tuz tanesi kütlesinin milyarda biri kadardır ve o kadar çabuk buharlaşırlar ki herhangi bir maddeyi tüketecek vakit bulamazlar.

f) Paralel evrenler (Bulunma şansı 10 milyonda 1): Bazı kuramcılar kozmik görüntü üzerinde bizimki ile birlikte çok sayıda evrenin yan yana varolabileceğini düşünüyor. Bu evrenlerin her birinin kendi fizik yasaları ve doğal sabitleri vardır.

g) İçeri doğru kozmik patlama (implosion): (Bulunma şansı 10 üzeri 100'de 1'dir): Evrenin temel vakum durumu tam anlamıyla istikrarlı değildir. LHC bunun bozunmasına yol açabilir.

 
5) DİĞER DÜNYALARI DAHA YAKINDAN TANIYACAĞIZ

Gezegenlerarası keşifler açısından hızlı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Ocak ayının sonlarına doğru NASA'nın Messenger uzay aracı 3.5 yıllık bir yolculuğun ardından güneşe en yakın gezegen olan Merkür'ün üç kez yakınlarından geçecek. Merkür, şu ana kadar güneş sistemi içinde hakkında en az bilgi edinebildiğimiz gezegen niteliğinde. Üçüncü geçişten sonra Messenger 2011yılına kadar gezegenin yörüngesine dönecek. Bu keşif ne yazık ki çok büyük miktarlarda enerji, büyük bir titizlikle saptanmış bir rota ve radyasyon/sıcaklık kalkanı gerektiriyor. Messenger'ın göndereceği bilgiler sayesinde Merkür'ün güneş sistemindeki en yoğun kütleye sahip olmasının nedeni anlaşılabilecek. Bu yanıt, güneş sisteminin nasıl oluştuğuna ve evrildiğine ışık tutacak.

Bu yıl Mars'ta yaşam olup olmadığı sorusu yine sorgulanacak. Mayıs ayında Mars yüzeyine inmesi beklenen Phoenix Lander isimli araç bu konuda ipuçları verecek. Phoenix robot kolları ile toprağın ve buzun üst kısımlarını kazarak, yüzeyden aldığı örnekleri analiz edecek. Bilim insanları bu yıl nihayet Mars'ta yaşam olup olmadığı sorusunun kesin olarak yanıtlanabileceğini umuyor. Uzay keşifleri çerçevesinde ayrıca Dünya'ya benzer gezegenlerin de peşine düşülecek. Bu yıl Fransız uzay araştırmaları merkezine bağlı Corot uydusunun -gezegen avına tahsis edilmiş ilk uzay teleskopu- uzayın uzak kısımlarında bulunduğu tahmin edilen 250 gezegenin varlığı hakkında bilgi toplaması bekleniyor. Ayrıca Kanarya Adaları'ndaki Gran Telescopio Canarias, uzak yıldızların çevresinde dönüp duran toz disklerini yeni gezegen sistemlerinin bir kanıtı olup olmadığını inceleyecek.

 
6) DENİZANALARININ SALDIRISI

Japonya kıyılarında bugünlerde ancak korku filmlerinde görülebilecek bir kabus yaşanıyor. Çamaşır makinesi boyutlarında, 200 kilo ağırlığında, jelatin görünümünde, binlerce uzantısı olan milyonlarca dev denizanası 2006 yılından bu yana bu kıyıları istila etmiş durumda. Dünyanın başka yerlerinde de benzer görüntüler yaşanıyor. Temmuz ayında Latince adı Mnemiopsis olan deniz yaratıkları İsveç kıyılarında görüldü. Bu saldırgan türün tankerler aracılığı ile kuzey denizlerine taşındığı sanılıyor. Ve eylül ayında Pelagia noctiluca adı verilen milyonlarca mor denizanası İtalya kıyılarını istila etti. Bu beklenmedik ziyaretçilerin balıkçılığı engellediği ve tatilcileri kaçırttığı görülüyor.

Tasmanya'dan Namibya'ya, Meksika Körfezi'ni de içine alan çok geniş bir alanda bu denizanası istilası yerel ekonomileri olumsuz etkiliyor. Plajların kullanılamaz hale gelmesi bu olumsuzlukların en hafifi. Çiftlik balıkçılığı, balıkçı tekneleriyle yapılan avcılık ve nükleer santraların su alma borularındaki supapların tıkanması diğer sorunların başında geliyor.

Okyanuslarda yaşayan türlerin içinde denizanaları, bilim insanlarının en az inceledikleri hayvanlardan biri. Bunun nedeni, insanların bunlardan yararlanıyor olmaması ve tehlikeli oldukları gerekçesiyle uzak durulması Bu omurgasız yaratıkları tutmak çok zordur; balık ağlarıyla tutulduklarında parçalanırlar. Dolayısıyla bilim insanları yakalamakta ve doğal halinde tutmakta zorlandıkları bu türü, gerektiği kadar incelememiş .

Denizanalarının en iyi bilinen özelliği fırsatçı olmaları ve değişken koşullara uyum sağlayıp, hızla çoğalabilmeleri. Çoğalmalarını tetikleyen en önemli değişiklik, yiyecek miktarındaki artış. Son günlerdeki popülasyon patlamasının nedenleri ise deniz sıcaklığındaki artış, asit düzeyinde yükselme, tarımsal kirlilik, aşırı avlanmaya bağlı olarak denizanası düşmanlarının azalması. Bu koşulların 2008 yılında ve sonrasında düzelmesi söz konusu olmadığı için denizanası istilasının denizlere kıyısı olan tüm ülkeleri etkilemesi bekleniyor.

Bazı kurnaz insanlar bu olumsuzluktan yarar sağlamanın yollarını bulmuş.. Japon aşçılar denizanasından yeni mönüler üretirken, araştırmacılar hayvanın mukusunun kozmetik sanayinde kullanılabileceğini ileri sürüyor.

 

alıntı(Kaliteli hayat haber portalı)

Kadının şiiri

Ah, ah, üzüleceksin bu sözü ettigine!
Kitabi geri ver, yerine al bir öpücük.
Düşmanım mıydı, dostum mu, işittigim, ne,
“Böyle küçük bir başa bu kitap pek de büyük!”
Gel sana göstereyim son aldıgım şapkayı,
Seyret beni, agzımı büzüp pozlar vereyim!
Yine sevecegim seni, falandı filandı.
Düşündügümü artık hiç söylemeyecegim.
Tatlı ve kurnaz olacagım, yumuşak, şeytan;
Yakalanmayacagım bir daha bir kitapla.
Ornek bir eş olacagım, öylece anılan:
Ve bir gün kapıyı tıklatıp açtıgında,
Iyi bir gün, ne firtınalı ne çok güneşli,
Gitmiş olacagım, ara ki bulasin beni.

 

alıntıdır.

TÜRBANIN KÖKENİ

 

(Muazzez İlmiye Çığ ile yapılan röportaj'dan ) Vatan Gazetesi - 16-10-2006

-Siz Sümerleri çok seviyorsunuz?
Ee tabii, yıllardır onları çalıştım.

-Sadece çalışmaktan değil, sanki siz Sümerleri gelmiş geçmiş en uygar halk olarak görüyorsunuz? 
Evet, evet, öyle! Çünkü Sümerler bugünkü kültürün temelini kuran bir millet. Evveli yok. Çivi yazısını bulmuşlar ve yaptıkları her şeyi yazmışlar. Mimariyi onlar başlatmış. Kubbe, kemer ve kanallar yapmışlar. Bunlar, fevkalade hesap isteyen şeyler. Matematikte 6'lı sistemi koymuşlar. Bugün hâlâ kullandığımız saat, daire, üçgen hesaplamaları Sümerler'in 6'lı sistemiyle yapılıyor. MÖ 590'larda yaşayan Pisagor'un formülünü biz Sümer tabletlerinde bulduk, Yunanlılar onlardan almış. Astronomi çok önemli. Beş gezegeni tespit etmişler. Keplere kadar altıncıyı bulan çıkmamış. Burçların adlarında hâlâ onların tercümesini kullanıyoruz. Geniş edebiyat anlayışları var. Gılgamış Destanları ve mitolojileri var.

- Yunan mitolojisinin aslında Sümerlerden alıntı olduğu söylenir?
Hem de nasıl. Aynı zamanda Sümer mitolojisiyle Türk mitolojisinde de büyük benzerlikler vardır.


Tam olarak bilmiyoruz, ama Türkler - Tarihte Türkler mi daha eski, Sümerler mi?daha eski görünüyor. Genel kanı Sümerler'in de Orta Asya'dan gelmiş olduğu yönünde. Bizim meslektaşların arasında yüzde 90 böyle biliniyor.

- Peki bugünkü Sümerler sizce kim?
Bilmiyoruz, Asya'dan Anadolu'ya devamlı bir göç olduğu için kimin ne olduğu belli değil. Şu anki haritaya göre Irak'ın güneyi ve Bağdat'ta yaşamışlar. Oradan Anadolu'ya geldiklerine dair elimizde belge yok, ama bana göre soyumuzda Sümerlilik de olabilir. Çünkü Sümer diliyle Türkçe arasında o kadar benzerlik var ki... Mesela Sümerce alım-Türkçe alımlı, bab-baba, dim-dimdik, es-esmek, gim-kim, güles-güleç, ib-ip, ir-er, kıya-kıyı, ulu-ulu, kusu-koşmak gibi...

- Sümerliler neye inanıyorlarmış?
Dört büyük yaratıcı tanrıları var: Yer, gök, hava ve su tanrıları. Bunların dışında bir de idareci tanrıları var. Ama tanrıçalara da büyük önem veriyorlar. Mesela sosyal-adaleti koruyan bir tanrıça, sanatı koruyan bir tanrıça, bereket ve aşkı koruyan bir tanrıça. Aynı tanrıçaya savaş tanrıçalığı da verilmiş. Aşk ve savaşı birleştiriyorlar.

- Kadın-erkek ilişkisi nasılmış?
Sümerler'de tek eşlilik var. Eğer kadın kendi görevini yapamayacak kadar yaşlanır veya hastalanırsa, ancak o zaman kadının izniyle kocası bir başka kadınla evlenebiliyor. Bu konuda çok güzel bir metin elime geçti. Bir kadın kocasına ikinci bir kadını alırken şöyle bir mukavele yazmış: "Ben bu kadını kocama karı, kendime kardeş olarak alıyorum. Şayet benim koca beni boşamaya kalkarsa kardeşimi de alır giderim." Bu mukavelenin altına da şahitlere imza attırıyor.

- Resmi nikâh mı yapıyorlarmış?
Yapıyorlar tabii. O kadar tanrıları olmalarına rağmen günlük işlerini hiç tanrılarla yürütmemişler. Son derece laik devlet. Nikâhı bir yetkilinin önünde yapıyorlar. Mukavelesi olmayan evlilik, evlilik sayılmıyor. Bizde Cumhuriyete kadar yoktu böyle bir şey.

- Aşk ne kadar önemli?
Çok önem veriyorlar ki aşk tanrıçaları var. Dünyanın bilinen ilk aşk şiirini onlar yazmış. Sümerli kadın, aşık olup kocasını seçebiliyor.

- O zaman şimdi dava konusu da olan şu malum örtünme bölümüne gelelim: Sümerlerde kimler, neden örtünüyormuş?
Her tanrının bir evi var, onlara mabet diyorlar. Bu evlerde tanrılar için çeşitli şeyler yapılıyor. Neler yapılacağını tanrılar insanlara söylemiyor, insanlar kendileri tanrıları için ne yapmaları gerektiğini anlayıp, yapıyor.

- Yani "vicdan evi" gibi bir şey mi?
Evet, vicdanlarıyla baş başa kaldıkları yer oluyor. Bugünkü kilise, cami ve havralardaki ibadet şekilerinden daha özgürler. Tanrıları hoş tutabilmek için orada danslar yapıyorlar, şarkılar söylüyorlar. İşte bu mabetlerde rahibeler var. Bu rahibelerin bazıları da genel kadınlık yapıyor.

- "Genel kadın" tam olarak ne demek?
Görevi seks yapmak olan kadınlara deniyor. Onlar fahişe değil, bunu para karşılığı yapmıyorlar. Mabetlerde aşk odaları var ve anladığım kadarıyla o odalarda gençlere cinselliği öğretiyorlar. Bunu nereden çıkartıyorum; çünkü Gılgamış Destanı'nda da ormanda, hayvanlarla büyümüş olan adamı insanlaştırmak için bir mabetten rahibe getiriliyor ve ona cinselliği, yemeyi, konuşmayı rahibe öğretiyor. O genel kadın dediğimiz rahibeler Sümerler'de her şeyi öğreten bir varlık olarak görülüyor. Bunu yaparken kendilerini tamamen tanrıya vakfetmiş sayıyorlar. Çünkü Sümerler'de aslında bekaret var. Bekarete önem verilmesine rağmen genel kadınların mabetlerde ilişkiye girebilmesi, bu hizmete verilen kutsal değeri gösteriyor.

- Bekarete önem verildiğini nasıl biliyorsunuz?
Tabletlere göre evlenmeden önce bakire olmadığını söylemeyen kadın boşanırken yarı tazminat alabiliyor.

- Peki bu genel kadınlar başörtüsünü niye takıyorlar?
Onları diğer rahibelerden ayırmak için böyle başörtüsü kuralı konmuş. Sokaktaki fahişeler de başörtüsü takamıyor. Bu sadece mabetlerdeki görevli kadınlara özel bir durum. Tarihteki ilk başörtüsü böyle çıkmış oluyor.

- Sonradan bu iş nasıl tersine dönüyor?
Sümerler'den uzun yılar sonra, M.Ö. 16'ncı yüzyılda, Asurlular birden bire kanun çıkarıyorlar. Diyorlar ki, bundan sonra evli ve dul kadınların da hepsi başını örtecek. Aslında burada, evli ve dul kadınların yasal bir şekilde cinsel ilişkiye girdiklerini düşünerek genel kadınlar gibi örtünmelerini ve kendilerini belli etmelerini istiyorlar.

- Asurlar'da başörtüsü takan kadın, cinsel ilişkiye girmiş, bekareti olmayan kadın anlamına geliyor?
Evet aynen öyle. Ama bunu bazı dinciler yanlış anlayıp "Tarihte ilk başörtüsünü fahişeler taktı" diyorum sanıyor. Oysa ne Sümerler'deki rahibeler fahişe, ne de Asurlar'daki evli ve dul kadınlar.

- Yani örtünme, İslamiyet'ten binlerce yıl önce, kadının toplumdaki statüsünü belirlemek için bulunmuş bir çare?
Benim anlatmak istediğim de bu! Bunu da ben söylemiyorum, tarih söylüyor. Kendimden bir şey eklemiyorum, yorum yapmıyorum, bilimsel tarihi anlatıyorum.

- O zaman Asurlular'dan İslamiyet'in doğduğu döneme gelelim. Orada başörtüsü karşımıza nasıl çıkıyor?
Kızım, ben İslam uzmanı değilim, ama tarih yönünden baktığımızda orada da şöyle oluyor: Hz. Muhammed peygamber olduktan sonra ailesindeki kadınlarla birlikte Mekke'de oturuyor. İnsanlar hangisi Hz. Muhammed'in karısı, hangisi kızı, hangisi cariyesi biliyorlarmış. O yüzden de orada bu kadınlara sataşma katiyen yokmuş. Ama Medine'ye hicret ettikten sonra durum değişiyor. Çünkü Medine çok kalabalık; Hıristiyan'ı, Yahudi'si her milletten insan var. İnsanlar Peygamber'in ailesini tanımıyorlar. İşte bu dönemde Peygamber'e bir vahiy geliyor. Bir ayete göre "Peygamber karıları, peygamber kızları ve mümin kadınlar sokağa çıkarken tanınmayacak şekilde örtünsünler" deniyor. Oysa bir başka yorumda da deniyor ki, "tanınacak şekilde" örtünecekler.

- Bu anlattığınız mantığa göre "tanınmaları" daha doğru değil mi ?
Evet, o daha doğru. Bence "mümin kadınlar" lafı da sonradan eklenmiş bir laf. Çünkü biliyorsunuz, Kuran Peygamber zamanında oluşturulmadı. Ebu Bekir döneminde tanıklardan alınan ayetlerin birleştirilmesiyle yazıldı. 

.....
Kimdir?
Muazzez İlmiye Çığ, Birinci Dünya Savaşı sırasında doğdu (1914-Bursa), Kurtuluş Savaşı yıllarında ilkokulu okudu, İkinci Dünya Savaşı başladığında Ankara Dil-Tarih'ten mezun oldu. Aynı yıl okul arkadaşı Kemal Çığ'la evlendi. 33 yıl İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde çalıştı. Depolardan bulup çıkardığı yaklaşık 3 bin Sümer tabletinin anlamını tarih ve arkeoloji dünyasına kazandırdı. 1972'de emekli olduktan sonra 8 kitabına 5 kitap daha ekledi. Heidelberg Üniversitesi, Roma ve Londra sergilerinde çalışmalar yaptı. İngilizce ve Almanca biliyor. Pek çok ödülü olan Çığ'ın iki kızı var. 

Kaynak: http://www2.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=90263&Categoryid=4&wid=117

KUANTUM FİZİĞİ VE DÜŞÜNCE GÜCÜ

http://www.okyanusum.com/Video/whatthebleep8.html

 

YUKARDAKİ LİNKİ TIKLAYIN. İYİ SEYİRLER

SECRET'İN SIRRI

Tüm dünyada satış rekorları kıran The Secret’ın (Sır) yazarı Rhonda Byrne, kitabın başarısının sırrını evrenin olağanüstü zekasına bağladı. Eleştirmen Enis Batur ise toplumdaki açlığa... “Sır’rın sırrı açlık bastırması ama yemekle değil, abur cuburla.”En çok kitaplar listesinde ilk sıralarda yer alan “The Secret”ın yazarı Rhonda Byrne, kitabıyla ilgili eleştirilere yanıt verdi. AP haber ajansına konuşan Byrne, insanların kendilerini “kurban” gibi hissetmelerinden kurtarmaya amaçladığını iddia etti.
Byrne, tartışma yaratan kitabı The Secret’la ilgili ilginç açıklamalarda bulundu. Bireylerin kozmik bilinçle uyum içinde yaşamalarını ve bu sayede kendi kaderlerini belirlemelerini öğütleyen yazar, asıl “Sır”rın kişinin kendi düşünce gücünde yattığını savunuyor.

Kitabın ve DVD’nin yoğun ilgi görmesine şaşırdınız mı?

Hayır şaşırmadım, çünkü kendi içimde bunun hazır olduğuna inanmasaydım, bu gerçekleşmezdi. Zaten The Secret’ın sırrı da burada. Fakat, evrenin olağanüstü zekasına hayranlık duyuyorum. Her gün, kitabın binlerce insana coşku getirmesine şükran duyuyorum.

Kitaptaki mesajların aşırı uçlara çekilmesi halinde insanların kendilerini suçlamalarına yol açabileceği söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
The Secret’ın mesajı insanlara güç vermek. İnsanların kendilerini “kurban” gibi hissetmelerini önlemek ve hayatlarını istedikleri gibi kurabilmeleri için gerekli bilgileri vermek. Yani asıl mesaj, suçluluk hissinden tamamen sıyrılmak... Çünkü suçluluk duygusu insana çok büyük zararlar verir. Bilincimizi korku, imkansızlık ve ayrımcılık gibi düşüncelerden sıyırıp, evrenle tam uyum içinde olabilirsek, her istediğimize ulaşabiliriz.

Yahudi soykırımı gibi konulara yaklaşımınızla ilgili de eleştiriler aldınız...
İnsanlar bu kadar büyük çaplı trajedilere anlam veremezler. Böyle olaylara dair düşünülmesi gereken birkaç nokta vardır. Birincisi, suçlayacak kimse yoktur. İkincisi, çekim yasası mutlaktır, kişilerden bağımsızdır ve kusursuzdur. Enerji olduğumuzu unutmayalım, bunu Einstein bize anlattı. Enerji yaratılamaz ve yok edilemez, sadece form değiştirir. 11 Eylül, ya da Katrina Kasırgası gibi trajedilerde çekim yasasının yanlış zamanda, yanlış yerde olan insanları etkilediğini görürüz. Çünkü bu olaylarla aynı düşünce frekansındadırlar. Bu, o insanların bu olayları önceden düşünebildiği anlamına gelmez. Fakat, ayrılık, korku ve güçsüzlük frekansındaki insanlar, bu olayları çeker.

Kitapta kanser hastası Cathy Goodman’ın radyoterapi ve kemoterapi görmeden 3 ayda iyileştiğini söylüyorsunuz. Bu da bazı çevreler tarafından sizin doktora gitmemeyi desteklediğiniz şeklinde yorumlanıyor...
Sır, sağlıkla ilgili konularda her türlü iyileşme metodunu destekler. İlaç ya da başka metodlar kişinin kendi seçimidir. Cathy Goodman da kendi seçimini yaptı. İnsanlar hangi seçimi yaparsa yapsın, kendi içindeki ‘Sır’rı keşfetti. Bunu herkes yapabilir.

Enis Batur (Yazar-Eleştirmen):
HERKES BALZAC’LA BESLENECEK DEĞİL YA!
Spritüalite ve içe dönüş gibi konular her çağda insanların ilgisini çekmiştir. Ferrari’sini Satan Bilge ve The Secret gibi kitaplar ancak kitleleri oyalıyor. Herkes Balzac’la beslenecek değil ya... Üstelik bu durum sadece bugünün popüler kültürüne has bir özellik değil. Ortaçağ’da da simya başta olmak üzere büyü, sihir, gibi Ortodoks inançların yan kolları olarak insanları sürükleyen kavramlar vardı. Tek tanrılı dinlerde fal ve gize merakı görülür. The Secret gibi kitaplar her insanın aklından geçen “Ben kimim?”, “Neden varım?”, “Ölümden sonra ne olacak?” gibi sorulara gönderme yapıyorlar. Bu noktada dikkatli olmalı ve bir ayrım yapmalıyız ki, bu kitaplar bir varoluş sorununu ele almıyor. İnsanlar 24 saat varoluşa kafa yormuyorlar zaten, daha çok günlük telaşlarla meşguller. Fakat ölüm, acı, sıkıntı gibi deneyimler sayesinde varoluşsal sorunlara yaklaşıyorlar, ve hayatlarında bu sorulara bir kesit açıyorlar. Bu kesitten içeri bakarak “Acaba bilinmezin ötesine gidebilir miyim?” sorusuna yanıt arıyorlar. Bu soruyla hem oyalanıyorlar, hem de hayatlarına bir anlam arıyorlar. Yani The Secret gibi kitaplar, bir nevi açlık bastırmaya yarıyor; fakat besleyici bir yemekle değil, abur cuburla.

Z. Heyzen Ateş (Radikal Yazarı):
ETRAFINIZDA KİTAPLA ZENGİN OLMUŞ İNSAN GÖRÜYOR MUSUNUZ, YAZARI HARİÇ?

Z. Heyzen Ateş, Radikal gazetesinin Kitap ekinde The Secret için kaleme aldığı yazıda, kitabın sırrını esprili bir dille kaleme aldı:

Şu kavga bir bitse dersin,
Acıkmasam dersin,
Yorulmasam dersin;
Çişim gelmese dersin,
Uykum gelmese dersin;
Ölsem desene!
(Orhan Veli)

Hepimiz mutsuzuz. Bir şekilde sürekli açız, asla tatmin olmuyoruz, asla hayatımızdan memnun değiliz. Böyle gitmemesini istiyoruz ama böyle gidiyor. Başarılı, başarısız, zengin, yoksul, çalışkan veya tembel hemen hepimiz eksiklik duygusuyla haftanın yedi günü yirmi dört saat boğuşmak zorundayız. İster modern hayata hâlâ uyum sağlayamamış olmamıza, yabancılaşmaya, doğadan uzaklaşmanın getirisi bir boşluk hissine bağlayın, özümüze ters düşmekten ya da sürekli mücadele etmek ve koşturmak zorunda olduğumuz için kendimize yeterince vakit ayıramamızdan kaynaklandığını iddia edin, ruhani dengemizin bozulması olarak değerlendirin; kısaca neye isterseniz ona bağlayın, ne isterseniz onu söyleyin. Hiç fark etmez. Hepimiz mutsuzuz. Buda gibi çıkıp da hayat acıdır diyecek değilim, ama mutsuz olmak, eksik olmak insanın doğasında var. Bu eksiklik ve mutsuzluk ilerlemeyi, arzuyu, değişimi beraberinde getiren. Yaratıcılık adına ne varsa o baş belası can sıkıntısında var. Ama sorun da burada başlamıyor mu zaten? Ne işe yaradığı önemli değil, sıkıntıyı, acıyı, fakirliği kesip atmak istiyoruz. Üstelik bunu tercihen hiç çaba harcamadan yapmak istiyoruz.

OPRAH WINFREY MUCİZESİ
The Secret’ın iddiası da bu. Büyük sır. Hayatınızı değiştirecek, sizi de dünyanın sayılı eliti arasına sokacak, ‘özel’ olmanızı sağlayacak hoş, herkes bunu okumaya başladığına göre nasıl özel olunacağından emin değilim ya, hayatınızdaki sorunları alıp götürecek o büyük sırrı size sunmak. Belki bir sonraki Einstein siz olabilirsiniz ya da Oprah Winfrey. (Bu sır bilim adamı, televizyon yıldızı ayrımı yapmıyor, hangi kapıyı isterseniz onu açmanın yolunu gösteriyor. Nasıl ama. Üstelik Ferrari’nizi satmanıza da gerek yok.) Büyük sırlara, hızlı çözümlere inanmam, üstelik can sıkıntısını da severim. Bana kalsa size hemen sırrın/yöntemin ne olduğunu açıklardım ama o da kitabın yayın haklarını alan yayınevine yazık olur.

O nedenle yine sırrın çevresinde dolanacağım, The Secret’ın hikâyesine ve dedikodulara değineceğim. Gerisine siz karar verin. Ama unutmayın, bu kitap pilates sınıflarında bir mikrop gibi yayıldı ve dünya çapında milyonlarca sattı. Etrafınızda milyonlarca milyonu geçtim binlerce- mutlu, huzurlu ya da bu kitap sayesinde zengin olmuş insan görüyor musunuz (yazar ve yayıncısı hariç)? Hayır. Başka da söyleyeceğim yok.

Gelelim The Secret’ın tarihine. 1910 yılında Wallace D. Wattles Zengin Olma Sanatı isimli bir kitap yazdı ve bu kitapla Yeni Düşünce akımının temellerini atmış oldu. 2004 yılındaysa Melbourne Avustralya’dan Rhonde Byrne bu kitabı okudu ve zihninde bir şimşek çaktı. Bu konuda bir film yapması ve bir kitap yazması gerektiğine karar veren Bryne, Prime Time Productions’a teklif götürdü ve hep birlikte (yönetmenin tabiriyle) “işleri oluruna bırakarak” filmin hazırlıklarına başladılar. Negatif düşünceden pozitif düşünceye geçmenin gücü.. Anlaştıkları kanal, Channel Nine filmi yayınlamayı reddetti. Uzun tartışmalar sonrası yayınladığındaysa seyirciler filme de sırra da ilgi göstermediler. Peki işler nasıl değişti de insanlar internette tuttukları günlüklerde “sırrın hayatlarını nasıl değiştirdiğinden” bahsetmeye başladılar? Yanıt çok basit: Oprah Winfrey. Milyonlarca Amerikalının ne dese yaptığı kadın programının iki bölümünü The Secret’a ayırınca işler değişti ve
Byrne ve arkadaşları bir günde dünyanın en çok konuşulan konusunun ‘ustaları’ oldular. Eminim Deepak Chopra çok kıskanmıştır. Oprah’ı Hollywood ünlüleri de takip edince iş çığrından çıktı tabii ki.

Gelelim The Secret’ın fikirlerini kullandığı Yeni Düşünce akımına. The Secret’ın yazarlarının Yeni Düşünce ve temel Hıristiyan prensiplerine bağlı kaldıklarını söyleyebiliriz. Bu akımdan Atkinson’ın Law Of Attraction kitabı zaten The Secret’ın kalbini oluşturuyor. Görünüşe göre keşişler sırrın yazılı olduğu Emerald Tableti’ni kâğıda geçirip kâğıdı da Giza Piramidi’ne gömüyorlar. Tapınak şövalyeleri de parşömenleri oradan alıp bir rahibe teslim ediyorlar. (Zaten piramitleri ve tapınak şövalyelerini içermeyen sırra sır dememek lazım artık.) Sınırlı sayıda insan bu bilgiye ulaşıyor, görünüşe göre hepsi de meşhur oluyor bu insanların. Ama aralarda bir yerlerde sırra vakıf olanların listesiyle masonların listesi birbirine karışmış olmalı çünkü bu varsayımsal listelerde ne hikmetse hep aynı isimler var. (Birinin sadece çalışkan ve zeki olduğu için başarılı olduğuna inanmak bu kadar mı zor?) Byrne, Rosicrucian’ların sırrın koruyucuları olduğunu söylüyor... 20. yüzyılda da bayrak Byrne ve arkadaşlarına bir de Esther adlı bir medyuma geçiyor.

’”BU BİR ŞAKA OLMALI”
Son yorumlara geçmeden önce nerede durduğumu açıkça tekrarlamak istiyorum: Bence bizim arzularımızı dinleyen evrensel bir güç falan yok, ayrıca hiçbir evrensel güç herkesin saçmalıklarıyla uğraşacak kadar avam olmamalı. Eminim hayata olumlu bakmanın birtakım yararları vardır ama bu tutumun başta Pollyanna olmak üzere kimseyi zengin ettiği ya da aşk acısını dindirdiği görülmemiştir. Bir kitap okuduğunuzda hayatınız değişmez ve tüm bu beylik lafları yutuyorsanız zaten çözülecek çok daha ciddi sorunlarınız var demektir. Size tavsiyem, kitabı almadan önce Fox TV’de (Digiturk) yayınlanan ‘Boston Legal’da yarı bunak Kaptan Kirk’ün Raquel Welch’i kendisine “sırrı” kullanarak âşık etmeye çalıştığı bölümü izleyin, sonra The Secret’ı ve kendinizi ne kadar ciddiye almanız gerektiğine karar verin.
ABD aylardır sırla ilgili yorumlarla kaynıyor, örneğin Saturday Night Live komedyenlerinden birinin sorusu: “Eğer Salma Hayek’i gerçekten gerçekten gerçekten uzun süre yumuşak bir yatakta şeffaf gecelikle hayal edersem yaydığım manyetik sinyal evrenin hayalimi gerçekleştirmesini sağlar mı?” ya da Pulitzer ödüllü yazar Maureen Dowd’unki: “Umutlu düşünce Bush’u Beyaz Saray’dan çıkartmaya yeter mi?”; The Times’ın yorumu: “Bilgelik ne zamandan beri para kazanmak için kullanılıyor”; “Bu bir şaka olmalı”, New York Post.

Eğer herkes bu kitabı konuşuyor, ayaküstü sohbetlerde boş kalmayayım diyorsanız alın okuyun, herhalde bir zararı olmaz ama eğer ki bir şekilde evrendeki bir gücün özel olarak sizinle ilgileneceğini/iletişim kuracağını düşünüyorsanız -ya da uzaylıların ya da manyetik dalgalar aracılığıyla iletişim kuran herhangi bir varlığın ya da ölülerin, hayaletlerin, doğaüstü yaratıkların- size hayatınızda başarılar dilerim.

« Önceki ::


Nasıl öleceksin?
Cursors